Şule Perinçek’ten Fatih Altaylı’ya cevap: Aynı düzeyde yazmam olanaksız!

Şule Perinçek, eşi Doğu Perinçek'in İstanbul Sözleşmesi hakkındaki açıklamasını eleştirirken kendisine 'sustur şunu' diyen Fatih Altaylı'ya cevaben bir yazı yazdı.

Aydınlık gazetesi yazarı ve Vatan Partisi MYK üyesi Şule Perinçek, Habertürk yazarı Fatih Altaylı’nın köşe yazısında kendisine seslenen satırlarına cevep verdi.

Fatih Altaylı, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in kadına karşı yaşanan şiddet olaylarında kadın haklarını koruyan yasalar yapılmasını esas alan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını istemesini köşe yazısına taşımış ve Perinçek’in eşi Şule Perinçek’e seslenerek “sustur şunu lütfen” başlıklı bir yazı yazmıştı.

Fatih Altaylı yazısında şunları yazmıştı:

Ne var burada yanlış olan. Cümle ilkele soruyorum bu soruyu: Ne rahatsız ediyor sizi.

Mesela seni Doğu Perinçek.

Bu amaçta hangi ahlaksızlığı gördün de İstanbul Sözleşmesi iptal edilmelidir diye attın kendini ortaya.

Hadi birtakım sözde muhafazakarlardan bunu duymaya alışmıştık da, sen ne diye daldın konuya!

Benim de çok sevdiğim oğlun Mehmet’in bir kız kardeşi olsaydı ve bir alçak tarafından öldürülseydi yine böyle düşünecek miydin?

Ve Sevgili Şule Perinçek. Sen de böyle mi düşünüyorsun!

Tüm siyasetçiler bilmelidir ki, kendi kızımıza hakaret edildi diye haklı olarak öfkeleniyor ve kıyameti koparıyorsak ve hepimiz de bu öfkeyi ve tepkiyi destekliyorsak…

Başkasının evladının ölümüne sessiz kalmak yakışıksızdır.

Her kız evladı hepimizin evladıdır.

Eğer insan evladı isek!

Fatih Altaylı’nın yazısının tamamını okumak için tıklayınız

ŞULE PERİNÇEK: “AYNI DÜZEYDEN YAZMAM OLANAKSIZ”

Bu yazıya Şule Perinçek’ten bir cevap geldi.

Şule Perinçek, Aydınlık Gazetesi’ndeki köşe yazısında kadın cinayetleri ve İstanbul Sözleşmesi hakkında yazdı.

Yazısının başında ise; “Arkadaşlarım telefonla bildirdiler. Fatih Altaylı bana öğüt veren bir yazı yazmış. Önce O’nu muhatap alan bir yazı yazmayı düşünmüştüm. Ama edep erkan ve terbiye sınırları dışındaki satırlarını okuyunca, kendisiyle iletişim kurulamayacağını anladım” ifadelerine yer verdi.

Perinçek, Twitter hesabından ise “Fatih Altaylı yazısında bana öğüt vermiş. Yanıt vereyim dedim. Okuyunca vaz geçtim. Aynı düzeyden yazmam olanaksız” mesajını yayınladı.

Şule Perinçek, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olmalarını da “Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkmamızın nedeni, en başta bize dayatılan toplum modeline isyandır. Toplumumuza eski Yunan ve Roma’nın, bugünkü emperyalist toplumun çürümüş ilişkilerini reddediyoruz. O toplumlarda kadın kafestedir ve acılar içindedir. İstanbul Sözleşmesi, kadını şiddetten korumuyor, tam tersine dayattığı toplum modeliyle kadını şiddete mahkum ediyor. Emperyalizme karşı en ön safta mücadele edecek kadını ve erkeği klasik “böl ve yönet” politikasıyla karşı karşıya getiriyor. Hedef şaşırtıyor. Yasalarımız kadına karşı işlenen şiddet suçunun cezalandırılması, vazgeçirici olması açısından uygundur. Sorunun temelinde yasalar yok. Sorun, emperyalizme bağımlı Ortaçağ kalıntısı toplumsal ilişkilerden kaynaklanıyor. Kadına baskının ve haksızlığın toplumdaki ve kültürdeki kökü kazınmalıdır” sözleriyle ifade etti.

Şule Perinçek’in yazısı şöyle:

Arkadaşlarım telefonla bildirdiler. Fatih Altaylı bana öğüt veren bir yazı yazmış. Önce O’nu muhatap alan bir yazı yazmayı düşünmüştüm. Ama edep erkan ve terbiye sınırları dışındaki satırlarını okuyunca, kendisiyle iletişim kurulamayacağını anladım.

Bu yazıyı insanlarımızın İstanbul Sözleşmesi’ni anlamalarına yardımcı olmak için yazıyorum. Teori Dergisinin şu anda bayilerde bulunan Ağustos 2020 sayısında konuyu tarihsel ve güncel boyutlarıyla daha geniş olarak işledik.

Gelelim İstanbul Sözleşmesi’ne. İşte karşı çıkışımız bu kapsamdadır.

Ah o oltanın ucuna takılan “maksatlar”!

Elbette öyle diyecek. Yoksa sizlere nasıl ayakta alkışlatacak! Bu toplantıları hep bizim gibi ülkelerde yaparlar. Washington DC’de toplayacak halleri yok. Seneca Falls’un üzerinden yüzyıl geçti.

“Washington Sözleşmesi”??

Adını İstanbul Sözleşmesi koymak bir sıcaklık yaratır mı? Çünkü bizler hâlâ hakları için mücadele eden kadınlarız. Değiştirme gücümüzü, hayallerimizi, umutlarımızı kaybetmedik. Cinsellik, uyuşturucu, tüketim batağına saplanıp kalmadık. ABD’deki kadına karşı şiddet rakamlarını hiç incelediniz mi? Hele şu son küresel salgın döneminde?

Kadının şiddet görmesini engellemek için o maddeler sanıyor musunuz ki, “Batılı efendilerimiz” parmaklarını salladılar da hemen ertesi gün bizim yasalarımıza girdi!

Kadın hakları, Türkiye’ye göklerden inmedi. Hele hele Batı göklerinden…

Atatürk de herhalde 23 Nisan 1920’de sabah kalkıp gözünü açtığında “Hadi, şimdi de kadınlara biraz hak verelim…” demedi. Birkaç yıl sonra kadın öğretmenlere şöyle seslendi: “Keşke benim annem sizler olsaydınız…”

Her devrimin öğrencileri, yenisinin öğretmenleri oldu.

Biz yasal haklarımızla 1800’lerden bu yana uğraşıyoruz. Her ileri atılımda, yeni kazanımlar elde ettik.

Sözleşmede anılan haklarımızın önemli bölümü zaten vardı. Bırakın maddeleri, her sözcüğünü, i’nin üzerindeki noktasına kadar emek emek mücadeleyle yazdırdık. Sözleşmeden sonra yapılan düzenlemeler ise; uygun bir zemin hazırlanmış olmasa, uğruna bedeller ödenmemiş olsa başarıya ulaşmazdı.

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaya açıldı, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girene kadar yüzyıldır, hatta binlerce yıldır mücadele ediyoruz. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun da o mücadelelerin bir ürünüdür. 8 Mart 2012 tarihinde kabul edildi. Emeğimizi hor görenleri tanıdık ve tanıyoruz.

Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkmamızın nedeni, en başta bize dayatılan toplum modeline isyandır. Toplumumuza eski Yunan ve Roma’nın, bugünkü emperyalist toplumun çürümüş ilişkilerini reddediyoruz. O toplumlarda kadın kafestedir ve acılar içindedir.

İstanbul Sözleşmesi, kadını şiddetten korumuyor, tam tersine dayattığı toplum modeliyle kadını şiddete mahkum ediyor. Emperyalizme karşı en ön safta mücadele edecek kadını ve erkeği klasik “böl ve yönet” politikasıyla karşı karşıya getiriyor. Hedef şaşırtıyor.

Yasalarımız kadına karşı işlenen şiddet suçunun cezalandırılması, vazgeçirici olması açısından uygundur. Sorunun temelinde yasalar yok. Sorun, emperyalizme bağımlı Ortaçağ kalıntısı toplumsal ilişkilerden kaynaklanıyor. Kadına baskının ve haksızlığın toplumdaki ve kültürdeki kökü kazınmalıdır.

Yasalara gelince, Yargıca verilen takdir yetkilerinin doğru ve ayrımcılık yapmadan kullanılması sağlanmalıdır. Daha karakoldan başlayarak yasalara uygunluğun önü açılmalıdır.

Ceza gerekli ama esas mesele şiddeti önlemek!!! Şiddeti cezalandırmak yetmiyor, artık görülmeli. Şiddet daha oluşmadan engellenmelidir. Bu da şiddeti besleyen toplumsal sınıfsal ilişkilerin ve kültürün değişmesiyle olur. Atatürk devrimi bunun içindir.

ERKEKLERE MOR İĞNE BATIRMAK ÇÖZÜM MÜ?

Bize Batıdan dayatılan seçeneği sahneleyenleri de görüyoruz.

Sokakta erkeklere mor iğne batırmakla neyi değiştirebiliyorlar?
Eğlenceli ve rahatlatıcı ama çözüm değil.

Bizim canlarımızın yanmasına engel olmuyor.

Küresel program Batıdan dayatılan çürümeye teslim olmayan kadınlardan çok korkuyor. Gücümüzü biliyor.

Göğsümüzü siper ettiğimizi biliyor.

Emperyalizme karşı direnişe katılmamızla nasıl bir enerji doğuracağımızı biliyor.

Bizi Türkiye’nin Atatürk devrimini tamamlama sürecinden uzak tutmak için, kültürel ve ideolojik bütün silahlarını kullanıyor. Bu konuda Ortaçağ kurum ve ilişkileriyle işbirliğini de biliyoruz.

Haber Etiketleri

Sungur videosu yayınlandı, teröristlerin korkulu rüyası olacak!

Benzer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı